Bağcılar

YOĞURT VE KAYMAK

 

YOĞURT VE KAYMAK

Devlet bir gaye değildir; o, insanların huzura ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır. Görevi ise, insanların her iki dünyada da huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır. Onu kutsama, mukaddes sayma gibi bir yanlışlığa düşmeden devlete karşı saygılı olmak bir vatandaşlık vazifesidir.

Devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Her devirde devletin bir kısım hata ve noksanları olmuş olabilir. Millet de, devlet de hataları ve günahları olan  fertlerden oluşmaktadır. O zaman meseleye bu açıdan bakılmalıdır. Devlete ait meselelerden bahsedilirken de bu bakış açısını esas almak gerekir. Yani; devlet saygı duyulmaya ve desteklenmeye layıktır. Çünkü , onu meydana getirenler fert fert bizleriz. Öyleyse niye karşısında olacağız ki? Devletin karşısında olduğumuz zaman kendi kendimizin karşısında olmuşuz demektir. Çünkü onu biz çıkardık. “Devletin bugünkü haline gelmesine biz olmadık diyebilirsiniz. Ama beğenmediğiniz hâle gelene kadar neredeydiniz? Onun bu hâle gelişinde bizim de ihmallerimiz yok mu?

Hani anlatılır ya: Haydutlar, içinde Allah dostlarından birinin de bulunduğu bir kervanı soymuşlar. Kervanda mal-mülk, kıymetli eşya adına ne varsa hepsini almışlar. Allah dostu tevekkülle karşılamış bu imtihanı. Devam etmiş yoluna sabır içinde. Çok geçmeden, bir kuyudan su çekelim derken bakmışlar ki; haydutların reisi kuyunun dibine düşmüş ve yalvarıyor kendisini kurtarmaları için.. Allah dostunu görünce de şöyle sesleniyor: “Be adam sen nasıl velîsin; biraz sabırlı olup az insaf etseydin ya!. Hemen öyle hakkımda beddua etmenin ne alemi vardı. İşte çırpınıyorum şuracıkta…” Allah dostu cevap veriyor: “Hayır” diyor, “Bu bela benim bedduamdan dolayı değil. O senin daha önce karıştırdığın haltların cezası; bizimkinin sırası daha gelmedi.”

Evet, böyle bir devr-i dâim işliyor; dünkü ihmali bügünkü nesiller çekiyor; bugünkü nesillerin ihmalini de, yakın bir gelecekte kendileri, gelecekte de evlatları çekecek. Devlet , bugün istenen seviyede değilse bunun sebebi atalarımızın ve bizim ihmallerimizdir. Bir hadîslerinde Efendimiz(sav) şöyle buyurmuyor mu? “Siz nasıl olursanız, öyle de idare edilirsiniz.” Siz nasıl bir kaynak iseniz, başınızdakiler de o kaynağın mahsulüdür. Bu hadîs, idare edilenlere diyor ki, siz çok önemlisiniz. Çünkü, başınıza geçeceklere, şekil verecek olan sizlersiniz.

Bağrınızda kötülüklerin barınmasına açık yaşarsanız, sizi de kötüler idare eder. Kötülük, sizin içinizde bulunuyor mu? Atmosferinizde fenalıklar yeşeriyor mu? O zaman Allah (cc), sizin başınıza, aynı mayadan insanlar getirir, sizi size benzeyen o insanlar idare ederler.

Bilirsiniz; ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi adında bir zat vardır. Bu zat, ulemadandır. Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih eder. Birgün taraftarları ısrarla, “Efendi, sen de bir şeyler söylesen; herkesin vekili konuşuyor, herkes kendi vekiliyle iftihar ediyor; sen de bir konuşsan da bizim de göğsümüz kabarsa!..” derler. Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir insandır.

 

Onlara şöyle cevap verir: “Muhterem cemaat, şunu biliniz ki, siz; “müntehib” (seçen)siniz. Ben ise; “müntehab”ım (seçilen). Gideceğimiz yer ise; “müntehabün ileyh” (kendisi için seçim yapılmış yer, Millet Meclisi)dir. Sizin yaptığınız işe de “intihab” (seçmek) denir. İntihab ise “nuhbe” kelimesinden gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur; tabanında ne varsa tavanına da o vurur. Yoğurdun üstünde, yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur…”

Şimdi eğer biz yoğurt gibiysek niye kaymağımıza sövelim ki! O benim bir parçam değil mi?. Devleti kınamak kendimizi kınamak; ona karşı olmak kendi kimliğimize karşı olmak demektir. Peki, devleti hiç sorgulamayacak mıyız? Tabii ki sorgularız; fakat biz önce kendimizi sorgulamak suretiyle devletimizi sorgulamalıyız. “Ne kusurumuz var ki böyle oldu?” demeliyiz. “Fert fert neleri ihmal ettik ki bu hale geldik? diyerek sorgulamalıyız.

Birisi gelip Haccac-ı Zâlim’e, Hz. Ömer’in adaletinden bahsedince, Haccac’ın verdiği cevap, meselemize açıklık kazandırması bakımından mühimdir. Haccac, cevabında şöyle demektedir: “Siz Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, hiç şüphesiz ben de Ömer olurdum…”

Bir hadis-i şerifte Efendimiz(sav) şöyle buyurmaktadır: “Aziz ve Celil Allah ferman buyurdu: Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur. Kainatın yegâne sahibi ve hükümdarların efendisi Benim. Hükümdarların, idarecilerin kalbleri Benim elimdedir. Eğer kullarım Bana itaat ederler, dinin gereğini yerine getirirlerse idarecilerinin kalblerini onlara karşı merhamet ve şefkat duygularıyla doldururum. Fakat, eğer kullar bana isyan eder, dinden yüz çevirirlerse hükümdarlarının kalblerini onlar hakkında öfke, hiddet, hınç ve kine sevkederim de onlara azabın en acılarını tattırırlar. Öyleyse, idarecilerinize beddualar ederek kendinizi oyalamayın; zikir, dua ve yakarışlarla mamur ettiğiniz gönüllerinizle Bana yönelin ki Ben de zalim idarecilerinizin haklarından geleyim.”

Evet, her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girmiş oluruz. Yani fert, fert olarak, toplum da toplum olarak, iyilik ve dürüstlüğünü korumalıdır. Toplumun düzelmesi fertlerden başlar. Fertler düzelirse toplum da düzelir.

Meselenin bir diğer yanı da devleti sorgulamaya kalkarsak çoğu zaman dengeyi koruyamayız. Farkında olmadan, devletine karşı milletin güvenini sarsarız. Devlete karşı güveni sarsmak da anarşiye, teröre ve başı bozukluğa vize vermek demektir. İslam Tarihi’ne şöyle bir baktığımızda görürüz ki  zulme maruz kalmalarına rağmen halk kendi devletline karşı düşmanca hisler beslememiş; aksi halde, devlet otoritesinin sarsılmasından ve bütün toplumun yara almasından korkmuşlardır. Devleti kutsamamış fakat ona hep saygılı kalmış; devletin itibarının yükselmesine çalışmışlardır.

 

Bir yönüyle, devlete mensup her ferdin devletin fahri zabıtası olması iktiza eder, nizama intizama yardımcı olması gerekir. Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen bir kısım anarşist ruhlara katiyen fırsat vermemek lazım. Ülkede anarşi çıkmasına, başıboşluk ve kargaşa çıkmasına meydan verirsek, o kargaşa içinde biz de iflah olamayız; anarşi kasırgasının önünde sürüklenir gideriz, devlet de sürüklenir gider. Sonra o tahribatı bir daha da önleyemeyiz. Aynı zamanda, daha iyi fikirlerimiz,devlet adına daha parlak projelerimiz olsa bile o yıkıntı üzerinde onları hayata geçirmemiz de mümkün değildir. Daha mükemmele yürümek istiyorsak yine mükemmele yakından başlamamız iktiza eder. Meseleyi kargaşada boğduktan sonra mükemmele ulaşamayız. En iyiyi yakalamak da zamana bağlıdır, adım adım ilerlenir en kamil olana doğru; bir adım mükemmel, bir adım daha mükemmel, bir adım daha mükemmel… işte bu açıdan da, devlete arka çıkılmalı, devletin yanında olmalı, varsa gelecek vadeden bir projemiz onu devleti yönetenlerle paylaşmalıyız. Unutulmamalı ki, kargaşadan nizama yürünmez. Ancak nizamdan nizama yürünür. Tertip, düzen ve âsâyiş istiyorsak, nizamî olmalı, nizamın yanında bulunmalıyız.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

En Çok Okunanlar

To Top