Köşe Yazıları

Barışın Hubeydiye Hali

Barışın Hubeydiye Hali

Hükümet tarafından barışa yönelik atılan adımlar bana Hudeybiye antlaşmasını hatırlattı. Bu antlaşma Hudeybiye sulhü olarak ta anılmaktadır. Biraz tarihin derinliklerine inip bugün den çok daha zor şartlar altında Hz. Peygamber’in nasıl barıştan yana tavır aldığına bakalım. Hudeybiye Antlaşması ve bu antlaşmadan önceki ve sonraki gelişmeler de bize nasıl bir metod takip edilmesi gerektiği hakkında önemli ipuçları vermektedir.
Hudeybiye Antlaşması, hicretin 6. yılında (628) Hz. Peygamber ve Ashabının umre yapmak amacıyla Medine’den hareket ederek Hudeybiye mevkiine gelmesi ve buna karşın Kureyşlilerin Müslümanları Mekke ve civarına sokmama kararı alması üzerine akdedilen ve zahiren Müslümanların aleyhine hükümler içeren hukuki bir olaydır. Hz. Peygamber ve Sahabeleri yapılan müzakereler sonucunda umre ibadetini yerine getirmeye kesin kararlı olduklarını ifade etmişler, öncelikle barış taraftarı olduklarını, ancak Kureyşliler’in kendilerini zorlaması halinde savaşmaktan çekinmeyecekleri konusunda karar almışlar ve Mekke’ye doğru yolculuklarını devam etmişlerdir.

Müslümanlar Mekke ile Medine arasında yer alan Hudeybiye adlı bir kasabada konaklamışlardı. Hz. Peygamber Huzaa kabilesi reisi Budeyl ibn Verka ile yaptığı görüşmede Kureyşlilerin siyasi ve ekonomik yönden güçsüz durumda olduklarını, savaşın Kureyşlilere büyük zarar vereceğini, Kureyşlilerin kabul etmesi halinde bir barış Antlaşması imzalayabileceğini ifade etmişti. Ancak Kureyşliler uzlaşmaya yanaşmamışlardır. Kureyşlilerin uzlaşmaz tutumunu devam ettirmesine rağmen Hz. Peygamber diplomatik yollar ile çözüme ulaşma niyetinden hiç vazgeçmemiştir. . Hıraş bin Ümeyye isimli sahabesini Kureyşliler ile görüşmesi için elçi olarak göndermiştir. Ancak Kureyşliler bu elçiye kötü muamelede bulunmuşlar hatta canına kastetmek istemişlerdir. Elçisine bu şekilde muamele edilmesine rağmen soğukkanlılığını yitirmeyen Hz. Peygamber, Kureyşlilerin yeni tekliflerini bekliyordu. Hz. Peygamberin ısrarlı tutumu karşısında Kureyşliler siyasetlerinde bir değişiklik yaparak bir elçi göndermeyi kararlaştırmışlardır. Kureyş ile olan sorunu barışçıl yollardan çözmeyi umut eden Hz. Peygamber bu sefer elçi olarak Hz. Osman’ı tayin etmiştir. Hz. Osman yapmış olduğu görüşmelerde Hz. Peygamberin tekliflerini iletmiş, öncelikle barış yanlısı olduklarını ifade etmiştir.

Nihayet,  Hz. Peygamberin Ashabından savaşma hususunda biat aldığını duyan Kureyşliler siyasetlerinde köklü bir değişiklik yaparak barış görüşmesi yapması amacıyla Süheyl b. Amr önderliğinde bir heyeti Müslümanlara göndermişlerdir. Yapılan görüşmeler sonucunda maddeler üzerinde uzlaşma sağlanmış ve sıra Antlaşmanın yazılmasına gelmişti.

Bu aşamada Hz. Peygamber’in barış siyasetinde ne kadar samimi olduğunu gösteren ilginç bir gelişme yaşanmıştır. Hz. Peygamberin Antlaşma metninin başına “Besmele-i Şerife”nin yazılmasını istemesi karşısında Süheyl b. Amr buna karşı çıkmıştır. Besmele-i Şerife’nin İslâmi bir kelime olmasından dolayı tepki gösteren Kureyş elçisi, Antlaşmanın taraflarının yazıldığı kısma Müslümanları temsilen “Muhammed Rasulullah” yazılmasına da karşı çıkmıştır. Kureyşliler bunun gerekçesini Hz. Muhammed’in risaletini kabul etmediklerini, böyle bir şeyi kabul etselerdi zaten Kabe’ye girmelerine izin verecekleri şeklinde göstermişlerdir. Bu tepki üzerine Hz. Peygamber, risaletinin Kureyşliler tarafından inkar edilmesinin “hakikat”i değiştirmeyeceğini ifade etmiştir. Hz. Ali, Hz. Ömer ve diğer sahabelerin isteksiz tutumuna rağmen “Muhammet Rasulullah” lafzını değiştirerek, sadece dünyevi bir sıfat olan “ibn-i Abdullah” terkibini yazdırmıştır. Hz. Peygamber bu uygulamasıyla Kureyş ile olan uzlaşmazlığı kaldırmış ve aralarında ortak olan unsurları ön plana çıkararak barış Antlaşmasının imzalanmasını sağlamıştır.

Hudeybiye Antlaşması görünüşte aleyhe hükümler içerdiği için Müslümanların diplomatik alanda yenildiği düşüncesinin doğmasına neden olmuştu. Sahabeler Medine’den hareket etmeden önce Kabe’yi tavaf ederek geri döneceklerini ümit ediyorlardı. Ancak yaşanan siyasi gelişmeler Hudeybiye Antlaşmasının akdini netice vermişti. Bu Antlaşmanın bir hükmü de Müslümanların o yıl tavaf etmesine izin vermiyordu. Antlaşma hükümlerinden birisi olan “esir ve mültecilerin iadesi” hükmü de sahabelerin bir bölümünün tepkisini çekmişti. Bu sırada sahabelerin muhalefetinin artmasını netice verecek bir olay gerçekleşmişti. Kureyş elçisi Suhey b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel İslâmiyet’i tercih etmişti. Mekke’de ikamet ediyordu ve Müslüman olduğu için Mekkeliler ona işkence ediyordu. Mekkelilerin elinden kurtulan Ebu Cendel Hudeybiye mevkiine gelerek Müslümanlara sığınmıştı. Bu durumu gören Süheyl b. Amr Ebu Cendel’in Antlaşma gereği iadesini istemişti. Ancak bu sırada Antlaşma henüz imzalanmamış olduğu için Hz. Peygamber bundan sonraki iltica olaylarında Antlaşmanın uygulanması gerektiğini ifade etmiştir. Fakat Süheyl b. Amr’ın bu iade gerçekleşmediği sürece Antlaşmayı imzalamayacağını söylemesi üzerine Hz. Peygamber Ebu Cendel’i iade etmek zorunda kalmıştı. Hz. Ömer bu konuda Hz. Peygamber ile görüşmelerde bulunmuş ve Antlaşma hükümlerinin inananların aleyhine olduğunu ve bu iade olayının inananları küçük düşüren bir olay olduğunu söylemiştir.

Başlangıçta Sahabelerin hikmetini kavrayamadığı bir Antlaşma olan Hudeybiye Antlaşması, Kur’ân-ı Kerim ile teyit edilen büyük bir siyasi zaferdir. Antlaşmanın Müslümanların umresini bir yıl sonraya ertelemesi sahabeler arasında hayal kırıklığı yaratan hükümlerden birisiydi. Oysa bu durum geçiciydi ve Müslümanlar bir yıl sonra Mekke’ye gelmişler ve şehirde gün kalarak Kabe’yi ziyaret etmişlerdir. Müslümanların en fazla tepkisini çeken hüküm ise “mülteci ve esirler” ile ilgili madde idi. Bu hüküm zahiren Müslümanların büyük siyasi tavizi olarak görülmekteydi. Ancak uygulama tamamen Müslümanların lehine sonuçlar doğurmuştu. Zira Kureyşlilerden Müslümanlara sığınan birisi ya Müslüman idi ya da Kureyş aleyhine cephe almış birisi idi. Bu kişinin geri iade edilmesi Mekke ve civarında Müslümanların veya Kureyş aleyhtarı insanların sayıca artmasını netice verecekti. Bu durum da elbette ki Müslümanların lehine olacaktı. Müslümanlardan Kureyşlilere sığınanlar ise zaten “münafık”tı ve bunların Medine’den çıkması Müslümanların birlik ve beraberliği için daha faydalı idi. Antlaşmanın taraflarından birisinin yaptığı bir savaşta diğer tarafın pasif kalması hususunda anlaşılması da Müslümanların Hudeybiye’den sonraki fetihlerini kolaylaştıran bir madde idi. Bu maddeden ötürü Kureyşliler, Müslümanların Hayber Yahudileri ile yaptığı savaşta Yahudilere askeri ve ekonomik yardım yapamamışlardı, bu da Hayber’in fethini kolaylaştırmıştı. Hayber’in fethedilmesi de Mekke’nin fethedilmesine uygun bir siyasi zeminin doğmasına neden olmuştur. Hudeybiye Antlaşması İslâm tarihinde dönüm noktası olan bir olaydır.

Hudeybiye Antlaşmasından sonra Arap yarımadasında kabileler arasındaki diyaloglar güçlenmiş, bu sulhten sonra maddi kılıçlar kınına yerleşmiş ve buna mukabil Kur’ân-ı Kerim’in hakikatlerinin insanlara ulaştırılmasıyla kalpler ve akıllar fetholunmuş ve asıl fetihte bu olmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’in öncelikli hedeflerinden birisi insanları ıslah etmektir. Kalp ve akıl birlikteliğini sağlamış, her zaman Allah rızasını gözeten ve Hz. Peygamberi örnek alan insan Kur’ân-ı Kerim’in çizmiş olduğu insan profilidir. Hz. Peygamberin beşeri ilişkilerde ısrarlı bir şekilde barış yanlısı uygulamalarda bulunduğu ve savaş kararını ancak düşmanın zorlamasıyla ve siyasi-ekonomik şartların bastırmasıyla aldığı görülmektedir. Sözgelimi Hz. Peygamber’in müşrik Araplarla yaptığı savaşlar Arapların Müslümanlara siyasi ve ekonomik ambargo koymaları, yapılan Antlaşmaları bozmaları, Müslümanların hayatını tehdit etmeleri, diğer Arapları Müslümanlara karşı kışkırtmaları gibi nedenlerden kaynaklanmıştır. Bu yüzden savaşın Müslüman için meşruluk ölçüsü sınırlıdır ve bu sınırları Hz. Peygamber’in uygulamaları göstermektedir. Hz. Peygamber’in Hudeybiye öncesi diplomatik çözüm arayışlarında ısrarlı tutumu, Antlaşmanın maddeleştirilmesi sırasında Kureyşliler’in nazarında bir önemi olmayan “besmele-i şerife” ve “Muhammed Resulullah” lafızlarının kullanımından vazgeçmesi O’nun barış sağlamada ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Hudeybiye Antlaşması ile tarafların 10 yıl süre ile savaşmama hususunda almış oldukları karar yalnızca Müslümanların değil, Müşriklerin de barış ortamında yaşamasını netice vermişti. Bu Hz. Peygamber’in barışı yalnızca Müslümanların rahatı için değil, bütün insanlar için istediğinin açık delilidir. Hudeybiye’den iki yıl sonra Mekke’yi hiç kan dökmeden fethetmesi ve akabinde bütün Kureyşliler’e umumi af ilan etmesi onun amacının kan dökmek olmadığını, insanların barış ve güven içerisinde yaşayacağı bir sosyal ortamı oluşturmak olduğunu göstermektedir.

İnsanlar arasında kin ve nefretin artmasını sağlayan, insanların psikolojik yapısında olağanüstü değişiklikler yapan, masum binlerce insanın ölümünü netice veren ve “ahsen-i takvim” suretinde yaratılan insana yakışmayan bir olgu olan savaş vasıtasıyla insanları imana zorlamak Hz. Peygamber’in uygulamalarına dayandırılamaz. Bu yüzden bütün insanlığın kurtuluş ve huzuru için Müslümanların Hz. Peygamber’in bütün yaşamında ve özellikle Hudeybiye’de yapmış olduğu gibi “barış”ta ısrar etmesi gerekmektedir. Hudeybiye, İslâm dininin ve Hz. Peygamber’in barış ve sulh taraftarı olduğunu öğreten hikmetli bir antlaşmadır. Bizde bu antlaşma üzerinde oturup derin derin düşünmeli ve günümüzde uygulamamız gereken  metodolojiyi  bize asırlar öncesinden öğreten Hz. Peygambere kulak vermeliyiz.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

En Çok Okunanlar

To Top