Direnişimiz Diriliştir – Virgül

Direnişimiz Diriliştir – Virgül

Yurdumuz dünya için büyük ehemmiyet arz ediyor. Ama anlayamadıkları şey; Bu memleket bizim ve kastedenleri canımız pahasına def edeceğiz, ki öylede yaptık. Tarihi kanla yazılmış bu büyük millet için bundan sonra huzurda beklemiyoruz, zira; bizler inancımız gereği bu dünyanın sınav olduğunu, islamı yaşayıp, yaşatıp ahiretimizi kurtaracağımızı biliyoruz.
            Ama anlamıyorlar. Bu milletin dönem dönem ayarlarıyla oynamaya çalışıyorlar.
            Çağdaşlık ve demokrasi kavramlarıyla beynimizi yıkayacaklarını, modernlik ve batılılaşma kavramlarıyla aklımızla oynayacaklarını zannediyorlar.
            15 Temmuz gecesi devletin içine sızmış Fetö terör örgütünün kendi halkına kurşun sıkmasıyla başladı herşey. Malum bir Ordu’yu ele geçirmek istiyorsanız başkomutanını yakalamak ve kritik noktalarını ele geçirmek zorundasınız.
            Boğaz köprüsünü ele geçirmek suretiyle başlayan kalkışma hamdolsun Başkomutanımız, Reis-i Cumhurumuz Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bizleri meydanlara çağırması ile başarısız oldu. Bu münafıkların oyununu Allah (cc) bozdu. Zira “Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır”.
            Aziz Milletim öyle bir dirayet gösterdi ki; hainlerin şovları sadece üç saat sürdü. Halkın uçakları, tankları ve silahlarıyla üzerimize ateş açtılar. Ama nafile.
            O dakikalar tank nasıl durdurulur öğrendik, kandırılmış vatan evlatlarını teslim aldık. Her karışı milletin dedik elde bayrak, dilde tekbir doldurduk meydanları.
            Hatta Bitirmedik Direnişimizi, “Direnişimiz Diriliştir” düsturuyla nöbete geçtik. Gündüz işlerimize gece nöbetimize devam ettik Reis’in emriyle. Le Figaro gazetesinde yazdığı gibi ” Türkler nöbette yorulduklarında yerlerine aileden başka birilerine bırakıyorlar ve bir sıkıntı çıkarsa haber ver diyorlar. Türklerin “sıkıntı” diye tabir ettiği ise ” tank, top ve f16.
            Bu hainleri gözümüzde büyütecek değildik. Ben bu kalkışmanın tarihteki yerini fiyakalı bir isimle almaması için “sıkıntı” diyeceğim.
            Esasen bu sıkıntının temeli belkide 25 yıl evveline dayanıyor. 28 Şubatta Fetönün parmağı olduğunu geçmişten net olarak biliyoruz. 2001 yılında merhum Necip Hablemitoğlu’nun “Köstebek” adlı son yazdığı kitabının yayınlanmadan suikaste uğradığını ve bu kitabında Fetö’nün kirli yüzünü deşifre ettiğini biliyoruz.
            17-25 Aralık’ın bu hainler tarafından yapıldığını da biliyoruz. Reis bunu defaatle haykırdı. Ama çevresinde onun kadar inanan ve dik duran olmadı.
            Zira; Ahmet DAVUTOĞLU’na Başbakanlık ve Genel Başkanlık görevini devrettiği konuşmasında paralelle mücadelenin en birinci görevi olması gerektiğinin altını çizdi. Davutoğlu görevi bıraktığında çoğumuz üzülmüştük ama bugün anlıyoruz ki; görevden alınmasının sebebi paralelin üstüne yeteri kadar gitmemiş veya gidememiş olmasıdır.
            15 Temmuz sıkıntısının ABD, İsrail, İngiltere konsorsiyumu destekli olduğunu ve planlayıcılarının aynı güruh olduklarını, Fetöyü diledikleri gibi kullandıklarını ( pkk ve daiş gibi) biliyor ve kafa tutuyoruz.
            Bizim teknolojimiz onlar kadar ileri olmayabilir, ama bilmedikleri bizim dün Seyid onbaşılarımız vardı bugün Ömer Halisdemir’lerimiz var. Şehitlerimizin Ruhları şad olsun.
            Kim demiş bu gençlik okumuyor, vatan millet bilmiyor, dinini yaşamıyor diye. Halt etmişler. Bütün toplum mühendislerinin tezleri çöktü. Kuvvetle muhtemel bu hainler de toplum mühendislerinin anketleri ve yorumlarıyla hareket ettiler.
            Ama bilmezler ki; biz göstermelik yaşamayan, vatan savunmasını destana çeviren, gözünü kırpmadan vatan için can veren milyonlarız.
            Allah’tan aşağı bu sıkıntıyı def etmekte şerefle, inançla kıyam eden Aziz Milletim. Bir kalktınız ki yerinizden, bir geldiniz ki; Hoş, sefa geldiniz. Tankı durdurabilen Ahmetler, Kurşun geçirmeyen Yusuflar, yemeden içmeden uyumadan nöbet tutabilen Mehmetler; Sahabeler izliyor sizi, Hanlar, Sultanlar, Reisler izliyor. Fatihler, Yavuzlar, Abdülhamitler izliyor. Menderes, Özal, Erbakan hoca izliyor. Dünya izliyor.
            İslam dünyası Şanlı fedailerini izlesin, mazlumlar izlesin, İslam’a el uzatan düşmanlar izlesin, cihat adıyla kıyım yapan şeytan orduları izlesin.
            Nokta koymadık çünkü, Virgül sadece. Reis-i Cumhurumuzun tek emriyle ölüme koşacak bir Millete, Mehmet Akif’in kaleminden, Reisimizin dilinden
Âmin! desin hep birden Yiğitler, 
Allâhu ekber, Gökten Şehitler. 
Âmin! Âmin! Allâhu ekber!

AB- iki Harf bir Hece

       AB- iki Harf bir Hece

Cemil Keskin’in  Yeni köşe yazısı

Önemli bir atasözümüz var çok fazla sık kullandığımız; “Birlikten kuvvet doğar” yalnız adının birlik olmasıyla kuvvetlenmez. Hele ki konu Devletler olunca. Zira devletlerin dostu yoktur, sadece çıkarları vardır.
Ülkeler ancak çıkarları doğrultusunda ortaklık ve birlikler kurarlar, bizler de kendi çıkarlarımıza uygun ise birlikte yer almamız en doğal hakkımız olmalıdır. 1950’lerden bu yana girme çabasında olduğumuz Avrupa Birliği 28 üyeli, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın genel çerçevesini çizdiği, kalan üyeleri çıkarları doğrultusunda kullandığı bir Hristiyan kuruluşudur.
Cumhurbaşkanımız; İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılmasını değerlendirirken; “Bizi AB’ye almamalarının sebebi İslamofobya’dır” dedi. Evet sebeplerden biri bu ama bir sebebi daha var.
AB’nin karar mercii olan Avrupa Parlementosunun yapısı.
Seçimlerle belirlenen parlamentonun 751 üyesi var. 5 yıl görev süreleri olan Parlementerler, AB üyesi ülkelerin nüfuslarına göre AP’de temsil ediyor. Seçimlerde 450 milyon nüfus oy kullanıyor. Esasen Avrupa ülkeleri bu seçimleri pek önemsemiyor. Zira son yapılan seçimlerdeki katılım % 48 idi.

                Parlamentoda, AB’nin en kalabalık ülkesi olan Almanya’dan 96 parlamenter bulunurken, en az parlamentere sahip olan AB’nin en küçük üyesi Malta ise sadece 6 temsilci gönderiyor.
Almanya’yı 74 sandalye ile Fransa, 73 ile de İngiltere takip ediyor. Bu üç ülke Avrupa Parlementosunun üçte birine tekabül ediyor.
Seçilen parlementerler parlamentodaki koltuklarında kendi devletlerinden ziyade politik görüşlerine göre gruplanıyor. Seçmenler de ulusal kimliğe bakmadan desteklediği partiye ya da kişiye oy veriyor.
Üyeler, Avrupa genelinde çeşitli siyasi gruplarla çalışıyor olsada, baskın iki grup muhafazakarlar ve sosyalistler.
Bir detay daha var, Parlamentonun üyelerini belirledikten sonra sıra komisyon başkanını seçmeye geliyor. Parlementerlerin desteklediği adayın aksine; devlet ve hükumet başkanlarının komisyon başkanlığını bu adaylardan başka birine verebiliyor. Yani aktif güç Devlet veya Hükümet Başkanları; “tabii parlementeri fazla olan Başkanlar.”
Bu çerçeve içerisinde Türkiye’mizin AB’ye girmesi söz konusu olabilir mi? Takribi 80 parlementerle 28 üyeli Birliğin 11 üyesinden (İrlanda,Slovenya, Slovakya, Finlandiya, Estonya, Danimarka, Malta ,Kıbrıs, Lüksemburg, Litvanya, Letonya) fazla temsiliyete sahip Türkiye , “Mecburen” Almanya ve Fransa ile birliğe yol verecek Türkiye, çıkarlar doğrultusunda kullanılan değilde;  çıkarları doğrultusunda kullanan Türkiye.
Ortadoğu’daki söz hakkından fazlasını Avrupa da eline alan Türkiye.      Mümkün mü? Tabiki hayır, bu durum Batının kuruluşuna aykırı. Müslüman, Zengin, Güçlü Türkiye kimsenin görmek istediği bir durum değil.
Diğer taraftan İngiltere’nin genel olarak sürpriz addedilen referandum sonucu, İngiltere’yi yakından tanıyanlar tarafından şaşkınlık yaratmadı. AB’ye girerek Gücü tek noktada toplama, tek başkent, tek bayrak ve tek güç başlıklarıyla yürütecekleri politikayla Avrupa’ya hakim olma çabası bir süre sonra eridi. Çünkü AB de ortaksız çalışamıyorlardı ve bu durum yapılarına aykırıydı.
Bugün ise Birleşik Krallık, Ayrışık Krallığa dönebilir deniyor ama mümkün değil zira daha da güçlenecektirler.
İngiltere’nin niyeti ; Amerika gibi tekelden dünyanın hakimi gibi görünerek, bir yere bağlı kalıp ortaklık etmek değil, tek kalıp güçlü olmak.
Ahirkelam; bizim için -AB- iki Harf bir Hece olmalı  ve öyle kalmalı…

Rusya ve Diyalog Partneri İran

 RUSYA VE DİYALOG PARTNERİ İRAN 

Cemil Keskin Yeni Köşe Yazısı

Malumunuz, şuan en sıkı gündemimiz Rusya’ya ait savaş uçağının hava sahamızı ihlali neticesinde angajman kuralları gereği tarafımızdan düşürülmesi. Devamında karşılıklı restleşmeler, çıkarılan zorluklar, kopan ilişkiler ve sonucunda Akdeniz’in Fırkateyn zengini bir deniz halini alması.
Durum vahim görünüyor. Nereye gideceği Hakkında fikir yürütmek neredeyse imkansız. Ben kişisel teşhisimi koyacağım izninizle.
Rus Çarı (onlara göre büyük, dünyaya göre deli) Birinci Petro’nun ideali Boğazlarımızdan  Akdeniz’e inerek “Büyük Rusya’yı kurmaktı. Bu emeli Prut savaşı ile engellenmiştir. (Her ne kadar Mesele Prenses Katerina ile yorumlanmaya çalışılmışsada bu tamamen savsatadır. Zira Sefer esnasında Baltacı 82 yaşındadır. )
Bu emelleri hiçbir zaman sonlanmamıştır. Zira Kapitülasyon zaafımız sayesinde onyıllardır boğazlarımız emirlerinde. En yakın Müttefiki Suriye (Esed) bu sayede ayakta.
Rusya Sovyetler’in dağılmasıyla Arap dünyasında kalan tek yandaşı Suriye ile bağlarını güçlü tutmak durumunda çünkü; Suriye Ortadoğu’daki tek varlığı ve Akdeniz’e açılabilen bir liman ülke. Tabi Suriye’de buna yatkın, zira Yönetimde olan Baas partisi sosyalist. Buraya kadar Rusya’nın emeli ve Suriye hassasiyetini açıklamaya gayret ettim.
Asıl teşhisim şu; Uzun yıllardır sıcak ilişki içinde olduğu ve hiçbir şekilde karşısına almaya cesaret edemediği sayısız başlık altında ticareti olan, (yılda sadece doğalgaz alımında 25 milyar dolarlık bir ticaret hacmi varken) Türkiye’yi; her ne kadar hassasiyetleri, güç dengeleri, dünya liderliği emeli olsada, Çeçenistan, Gürcistan son dönemde Ukrayna, Kırım gibi ülkelere yaptırımlarından ne kadar agresif bir yapıya sahip olduğu aşikar olsada, “kendi etkisi sonucunda oluşmuş tepkiyle” karşısına almış olmasının asıl sebebi “Diyalog Partneri” İran.
Kendi oluşturdukları yönetim mekanizması ile neredeyse kusursuz yönetilen İran bölgenin tek hakimi olma gayesinde. Zira Ahmedinejad’la bozulan dış politikasını “sözde” ılımlı Ruhani ile düzetti. Hatta Ruhani’nin  Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşma ve Amerika ziyaretinde Obama’yı tavlaması ile bunu perçinledi.
Ama kendi bölgesinde yaşadığı sorunları aşamadı. Irak’ta İrancı Maliki hükümetinin düşmesi, İşid’in güçlenmesi, Türkiye’nin Suriye politikası bu sorunları daha da içinden çıkılamaz hale getirdi.
İran’ın Müttefikleri Rusya ve Çin ile Basra Körfezinin jeopolitiği üzerindeki yüzyıllık hesabı ve Bölgenin Jandarması olma hayali İşid’in ortaya çıkışıyla zayıflamıştır. İşid; İran ve Türkiye’nin ortak düşmanı, her iki ülkenin çıkarlarına ters, lakin müttefiklerinin çıkarları sebebiyle bir araya gelmeleri ve beraber hareket etmeleri neredeyse imkansız. Rusya’nın sınırlarımızı tacizi hatta evvelinde bağıra bağıra boğazlarımızdan Suriye’ye gönderdiği silah ve mühimmatın amacı ülkemizi bu oyunun dışına itmek ve ince ayar.
Kanaatimce kısa vadede başarılı oldular. Bu arada İran’ın boş durduğunu sanmıyorum. Zira Esed’in İran’a gelmesi halinde krallar gibi karşılanır mesajı buna delalettir. Hatta Avrupa da körüklenen İslamofobi İran’ın ekmeğine yağ sürmektedir.
İran’ın Rusya üzerinden bizi “Sırtımızdan Hançerleme” çabalarının ne denli etkili olacağını Zaman gösterecek.
En azından bizler şunu görmüş olduk ki; Neredeyse iki Avrupa büyüklüğünde topraklara sahip,  nükleer ve enerji alanında dünyadaki iki süper güçten biri olan Rusya’nın bu pervasız ve agresif tutumuna Montrö Anlaşmasındaki savaş sebebi halinde geçerli olan maddeyi devreye sokarak Boğaz’ları kapatmakla tehdit edip, Köklü Devlet geleneğine yaraşır bir üslupla dur diyen, Diyalog Partneri İran’a gücünü belli eden, dik duran Büyük, Güçlü Türkiye.
Kendi iradesiyle “Siz ancak sakalımızı kesersiniz, oda ancak daha gür çıkmasını sağlar” diyebilen Türkiye.

Memleket Meselesi

MEMLEKET MESELESİ

Yaşadığımız hayatta tesadüf diye bir şey yok. Çünkü; inancımız gereği Kâinatta hiçbir şey “tesadüfî” değildir. Her şey, bir “hesap-kitap” dahilinde cereyan eder.
Bu cümleyi biraz daha açıp dönemsel ve toplumsal içerik ekleyerek, şunu net olarak söyleyebilirim ki; Yaşadığımız Coğrafya da tesadüfe yer yoktur.
Hz. Adem’den bu yana bu Coğrafya Matematiksel bir denge ile yaşatılmış ve bugünlere gelmiştir. Buraya kadar sanırım bana katılmayan olmaz.
Bu Topraklarda Büyük ve Güçlü Türkiye söylemi Ak Parti iktidarıyla Literatürümüze katılmıştır. Evveli; malum kendi içinde cebelleşen, borçlarla kamçılanan, örfü, adeti, ananeleri sömürülen bir insanlar topluluğuyduk. O kadar kolaydı ki! birbirimize düşmemiz. Radyo ve sonrasında televizyonlarda istenilen fikir empoze edilir, akabinde en sevdiğimiz müzikler çalınırdı. Evet derdik, bizi seven onlar, onların verdiği fikir doğru ve düşmanlar onların işaret ettikleri. Peki! neresi Tesadüf.
Tabiki geçmişte çok iyi liderlerimiz vardı. Ama onlar Büyük Türkiye yolunu sadece açabildiler maalesef. Çünkü memleketi hazırlamak için sağlam bir ekip, tecrübe, fikriyat gerekliydi. İşte bahsettiğim bu üç başlık 2002 de vücûd oldu.
Ekip neredeyse gençlikten beri beraberdi. Tecrübe anlamında sağlamdılar, zira dört kere partileri kapatılmış, sayısız zorluklar görmüştüler.
Tabi bu daha başlangıçtı.
Bismillah irtica yaftasıyla işe başlarlar. 2004 Darbe planları, 2007 Hrant Dink Suikasti, 2007 27 Nisan e-muhtırası, 2007 367 Krizi, 2007 21 Ekim “Cumhurbaşkanlığı Seçimine İlişkin Anayasa Değişikliği Referandumu” (Halk, “yüzde 68.9 la“Evet” der) Aynı gün, 2007 21 Ekim PKK’nın Dağlıca saldırısı ve 12 askerimiz şehit. 2007 Cemaatler soruşturması, 2008 Kapatma davası. Daha da uzatmadan Paralel yapılanma ve 2009 da başlayan Demokratik Açılım. İşte Tecrübe ve yıpranma.
Ama bahsettiğim üç başlığın üçüncüsüyle ayakta duruyorlar. Çünkü Coğrafyamızda bu kadar darbeyle “tesadüfen” ayakta kalamazsınız. Bir fikir belirlenmiş ve uygulanıyor. Zira bunu şuradan anlıyorum: 2002 de partileşmeden evvel “Erdemliler Hareketi” adıyla başlıyorlar. Başbakan Ahmet Davutoğlu’na görev tevdi edilirken yaptığı “AK Parti hareketi kökü mazide geleceği de atide olan bir kadro hareketidir.” Konuşma. Geçmiş o kadar derinlemesine incelenmiş ki. Bakınız; Orhun Yazıtları’ndan bir alıntı. ” Öz Türk geleneğinde devletin kuruluşu, her şeyden önce, egemenliğini Tanrı’dan aldığına inanılan karizmatik bir liderin ortaya çıkışına bağlıdır.”
Daha ne kadar net açıklanabilir ki; hem bu taraf hem karşı taraf belirli hesaplarla, Matematiksel bir denge ile oyun kuruyor. Tarafımızı seçmeliyiz. Zira olunması gereken taraf aşikar. Macera aramaya gerek var mı? Bu cümle şuan tam anlamıyla ve dolu dolu kullanılmalı
Mesele! Memleket Meselesi.

cemil keskin cemil keskin

Çözün Süreci!

Çözün Süreci!

Ülkemiz 90’lara geri döndü maalesef. Sadece kriz ortamı, Terör faaliyetleri değil; Eylemler ve uygulanış şekilleri ile değil. Söylemler, Tartışmalar, Yaklaşımlar, Bakış açıları olarakta 90’lara döndük.
Gelişemedik, öğrenemedik bir türlü. Aradan yıllar geçiyor. Bırakın teknoloji ve bilimi. Her anlamda biz bile gelişirken. Bir kaç Hadise yaşanıyor, bir bakmışsınız 15 yıl önceye dönmüşüz. Ne kadar kırılgan bir Yapıya sahibiz değil mi?
“Bir Kürt Sorunu vardır” söylemiyle Başlayan süreç “Baldıran zehri olsa içeceğiz” söylemiyle devam etmiş. Oslo görüşmeleri, İmralı Görüşmeleri ve Akil Adamlar Heyeti çalışmalarıyla sona yaklaşılmış hatta Silah Bırakma tarihi bile konuşulurken bir anda en başa dönülmüştür. Cumhurbaşkanımızın; siyaseten büyük risk olmasına rağmen biz bu riski alacağız diyerek Milli Birlik ve Kardeşlik Projesini daha iddialı bir başlıkla “Çözüm Süreci” olarak adlandırmış ve riski almıştır. Ki son seçimlerde bu risk en ağır haliyle hissedilmiştir. Çözüm Sürecinde her iki tarafında yanlışları vardır tabii olarak. Örneğin; her ne kadar Ak Parti’nin Kişisel Hak ve Özgürlükleri pazarlık konusu yapması bir hataysa da Hükümet olarak verdiği tavizlere karşı diğer taraf kılını kıpırdatmamıştır. Bırakın silah bırakmayı, Haraç toplamak, Adam kaçırmak, insan Kaçakçılığı vb. Faaliyetlerine Hız kesmeden devam etmiştir.
Kaçırdığımız durum ise “Çözüm Süreci” içinde çok canımız yanmadı. Evlatlarımızdan yana rahattık. Her ne kadar Dünya’daki Ekonomik çatışma, Arap Baharı, Komşularımızın durumu canımızı sıksada, biz Restorasyonu, İstikrarı, Büyümeyi konuşuyorduk.
Genel durumun tek bir netliği var. Devlet pazarlık yapmaz. Düşman belirler ve vurur. Dostluğunu ve düşmanlığını en yoğun şekilde yaşar. (Unutulmuş olmasına rağmen, riski alan) Hükümet kanın durması, ülkenin huzur ve refahının sağlanması için Örgütle aynı masaya oturmuştur. Seçim sonrası Ak Parti’nin tek başına veya kararlılığını engellemeyecek bir parti ile Hükümet’i kuramaması, meydanı tekraren Devlete bırakmış olması anlamına geliyor. Devlet düşmanı belirledi ve vuruyor.
Ülkemizin Barış’tan, Kardeşçe yaşamaktan başka çaresi yok. Bunu ne şekilde yapabileceksek yapalım. Mecliste grupları bulunan partiler Vatansever fikriyat ile Girişimlerde bulunmalı. Açıkçası pek ümitli değilim. Ak Parti ve Chp’nin belki onuncu görüşmesi. “Yürüyebilinir” bir hükümet bile beklemiyorum. Chp anlamsız bir seçimsiz yaşayamaz modunda. Erken seçim olmasa yılda iki kere kongre, kurultaylarla bu açlığı yenme çabasında. Çözüm Süreci kendi projeleri olmadığından başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyeceklerdir. Mhp var oluş sebebi olan ideolojisinin peşinden giderek bana dokunmayın, böyle iyiyim modunda. Eğer terör ve şiddet biterse siyaseten eli boş kalacağından sadece izliyor. Hdp barışçıl söylemlerini bırakmış. Hatta çift Dikiş yapıyorlar. Eş Başkan’lar sağolsun. Biri silahlanın derken, diğeri biz örgütün arkasına sığınıyoruz diyebiliyor. Nasıl olsa erken seçimde yine barışçıl söylemler, şirinlikler ve yine seçim sonrası kaos.
Vatansever hatta perver yaklaşmayan, sorunun çözümüne katkı sağlamayan kim olursa bu milletin onu koyacağı yer eninde sonunda bellidir, zira; Tarih Tekerrürden İbarettir.

Cemil Keskin